Roman Kahramanları
Stavro Topuzoğlu: “AMERİKA AMERİKA” YA DA BAŞKA YERDE OLACAĞINA ORADA BULUNMANIN BEDELİ
-
Stavro Topuzoğlu: “AMERİKA AMERİKA” YA DA BAŞKA YERDE OLACAĞINA ORADA BULUNMANIN BEDELİ
“AMERİKA AMERİKA” YA DA BAŞKA YERDE OLACAĞINA ORADA BULUNMANIN BEDELİ*
Makale Yazarı: Halim Şafak
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz/Eylül 2015) 23. sayıda yayımlanmıştır.
Yerinden edilmelere, tehcire ve soykırıma dönük tartışmalar bizde yenidir. Bir bakıma ulus devletlerin gerileme sürecine girmeleri ile tartışma genişlemeye ve tartışma olmaya başlamıştır. Ondan öncesinde bir tartışma varsa da bu yanlı ve daha çok mevcut durumu anlatmaya ve bu temelde bir uzlaşmanın sağlanmasına yöneliktir.
Bu yüzden bunun yerinden edenle edilenin milliyetçiliğinin dışında tartışılması pek mümkün olmamıştır. Bu noktada belki de yerinden edilenin milliyetçiliğini anlamaya çalışmak da gerekebilir. Ama bu milliyetçiliği onaylama anlamına gelmemelidir. Ne var ki solun yurtseverlikle kurduğu ilişki ve Türk ve Kürt milliyetçiliğinin baskınlığı ve belirleyiciliği düşünülürse bunun da tam olarak mümkün olup olmayacağını da tartışmak zorunda kalabiliriz.
Elia Kazan’ın (7 Eylül 1909- 28 Eylül 2003) ihtimalen kendinin ve benzer durumdaki daha başkalarının Amerika’ya ve daha başka ülkelere gitmek zorunda kalmasının zorunlu yolculuğunun ya da serüveninin romanı olmanın çoğu özelliğini taşıyan “Amerika Amerika”sı söz konusu tartışmayı ilerletmemizi sağlayabilir. (Çeviren: Özay Sunar, Habora Kitabevi, 1967)*
Burada “Amerika Amerika”nın yazıldığı 1960’ları düşünerek bir edebiyat tartışmasına girişmek ve romanı bu noktada değerlendirmek pek anlamlı durmayabilir. Hele meram edilen karşısında meseleyi bir edebiyat tartışmasına döndürmek de doğru olmayabilir. Yerinden edilmenin derin acısı ve ağırlığı karşısında bunun nasıl anlatıldığı türünden edebiyat tartışmaları meram edileni geriletmek hatta geçersizleştirmek dışında başka bir anlama gelmeyebilir.
O yüzden bu yazı sonuç itibariyle kendini edebiyat okuru kabul edenin bir değerlendirmesi olarak anlaşılmaya sonuna kadar açıksa da yaptığını tamamıyla bir roman tartışmasına dönüştürmeyeceği de baştan belirtilmelidir. Kaldı ki özellikle tarihin belli bir dönemini ele alan #Anadolu temelli romanların büyük çoğunluğunun derdinin edebiyattan çok dünyayı anladığı ölçüde eleştirmeyi ve karşı çıkmayı öncelemek olacağını baştan söylemeliyim.
#Osmanlıda tam anlamıyla çokkültürlü bir hayatın yaşandığı düşüncesine hep mesafeli durmuşumdur. #Azınlıklar ve #çoğunluklar uzun zaman birlikte yaşamışsalar da söz konusu dünyanın pek de öyle sorunsuz olduğunu/ geçtiğini düşünmüyorum. Osmanlının #uluslaşma ve bağlı olarak modernleşme çabalarıyla birlikte bu tartışma daha da gerilemiş #Cumhuriyet uluslaşması ile birlikte sona ermiştir. Uluslaşma azınlıkları da etkilemiş olsa da varılan yer tamamıyla onların aleyhine olmuştur.
Ama bütün bunlar bile Anadolu’da bir dönem yaşamış sonra gitmek, terk etmek zorunda kalmış, bırakılmış, sürülmüş, tehcir edilmiş #Rum, #Ermeni ve Yahudilerin kafasındaki olumlu Anadolu imgesine bir şey yapamamıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet uluslaşmasıyla birlikte yaşamak zorunda kaldıkları #zulüm, zihinlerini ne kadar terk etmediyse öncesinin oluşturduğu ve benim ihtiyatla yaklaştığım Anadolu imgesi de öyle kalmıştır.
Kuşkusuz ne yaşamış olursak olalım ve bize ne yapılmış olursa olsun o geçmişin bir yerlerinde çocukluk da varsa bu geçmişi hatırlamamız ve hatırda tutmamız için yeterlidir. (Burada Elia Kazan’ın da dört yaşında ve Osmanlı döneminde #Germir’i terk etmek zorunda kaldığını hatırlamalıyız. Bu noktada Elia Kazan’ın çocukluğunun bu #göç ve yaşattığı travmayla ondan da önemlisi taraf etrafın Anadolu hikâyeleri ile geçtiğini kestirebiliriz.)
Ben halkların yaşadığımız dünyayı terk etmek zorunda kalması sonrasında aynı dünyayla kurdukları ilişkiyi de hep böyle anlıyor ve öyle açıklıyorum. Bu durum biraz olsun #RichardSennett’in “’#Memleket’ fiziksel bir mekân değil seyyar bir ihtiyaçtır; insan neredeyse memleket daima başka bir yerde bulunacaktır.” demesiyle de açıklanabilir ama bu yetmeyebilir. (Yabancı, Sürgün Üzerine İki deneme, Çeviri: Tuncay Birkan, 2014, Metis, İstanbul) Çünkü Richard Sennett’in bu dediği insanın geçmişi olduğu ve o geçmişin bir yerlerinde bir memleketin olduğu gerçeğine bir şey yapamaz. Belki de başka bir memlekette yaşıyor olarak ayrılık olarak anlamayabiliriz ama hatırlamayı ve hatırda tutmayı sürdürürüz.
İnsanlar hangi nedenden dolayı terk etmek zorunda kalmış olurlarsa olsunlar yaşamaya başladıkları yer onlar için ne anlama gelirse gelsin özellikle yaşananların kışkırttığı geçmiş duygusu orda yaşadıklarına ilişkin izlerinin büyük ölçüde silindiği, ortadan kaldırıldığı memlekete yönelik ilgiyi tamamıyla geriletmiş hatta ortadan kaldırmış olmaz. Bu ayrılık söz konusu geçmişi yaşadığımız sürece tartışma konusu etmemizin hatta bunu geçmişe ve bugüne dönük bir eleştiriye ve karşı çıkmaya dönüştürmemizin temel nedenlerinden biridir. Bu dediğimi doğru olarak azınlık edebiyatının temel izleği olarak kabul edebiliriz. Bu izleğin yer yer milliyetçi duygularla karşılaşmasına ise bir şey yapamayız ama bunu #RaymondKevorkian’ın kendi geleceğine odaklanma dediği şeyin sonuçlarından biri olarak kabul etmek için yeterince neden bulabiliriz. (Ermeni Soykırımı, Çeviri: Ayşen Taşkent Ekmekçi, İletişim 2015)
Germirli Elia Kazan’ın “Amerika Amerika” adlı romanı için de benzer şeyler söylenebilir. Elia Kazan romanında #Kayseri’de uluslaşma ile yaşamaya başladıklarının sonucunda ailecek yaşadıkları memlekete terk etmek zorunda kalan Stavro’nun İstanbul’a ve oradan gemiyle Amerika’ya ulaşmasını söz konusu ediyor. Elia Kazan’ın ve ailesinin de 1900’lerin başında Kayseri’yi terk edip #Amerikayagitmek zorunda kaldığını düşünürsek romanın bir yanıyla otobiyografik özellikler göstereceği çıkarımını yapabiliriz. O yüzden “Amerika Amerika “ bir göç serüveni olduğu kadar Osmanlı döneminin Kayseri’sini ve İstanbul’unu da anlatan bir dönem romanıdır.
“#ErciyesDağı çok uzaklardan görünür. Güzel bir görünüşü, mükemmel bir biçimi vardır. Zirvesi, yamaçları karlarla kaplıdır.” cümleleriyle başlayan romanın yine benzer bir cümleyle “Ve uzakta, zirvesi ebedi karlarla kaplı koca Erciyes Dağı yükselmektedir.” ile bitmesi biraz yukarıda belirtmeye çalıştığımı çarpıcı bir biçimde somutlaştırmasından dolayı önemlidir.
Oysa Germir’li #StavroTopuzoğlu için daha çok Erciyes’ten buz getirip satmakla sınırlanan hayatında Kayseri orda yaşamak dışında pek fazla bir yer tutmuyor ve başka bir anlama gelmiyor gibi görünse de Rum ve Ermenilere dönük ve öldürmeyle sonuçlanan saldırılarla birlikte Kayseri’yi terk edip İstanbul’a oradan da Amerika’ya gitmesinden dolayı çoktan özlemeye dönmüştür.
Ama orda asıl öne çıkan şey ilk iki cümleden sonra gelen aynı paragraftaki başka cümlelerdir : “Kulağımıza bir türkü geliyor. İki erkek sesi. Sözcükleri anlayamıyoruz. Çünkü başka bir dilden.” Bu üç cümle aynı zamanda gelecekte olacakların habercisi gibidir. Bu tabii Stavro Topuzoğlu’nun adını “Amerika Amerika”ya çıkartan ağır bir sürecin de başıdır. Dünyadaki uluslaşma rüzgârı hem Osmanlı hem de azınlıkları etkilerken egemen olanın belirleyici olacağı kestirilebilir.
Buradaki “Çünkü başka bir dilden.” cümlesi romanın 1896 yılında yazarının demesiyle “Asya’da Osmanlı İmparatorluğu diye bilinen toprak”ta başladığı düşünülürse söz konusu cümlenin zaman içinde bir ayrılığa ya da ayrılmaya dönüşen ve bu ayrılmayı karşı konulmaz bir arzu haline getiren bir acıyı belirtmeye çalıştığı söylenebilir.
Hatta romanın ilk adının “#AnadoluGülümseyişi” olması da buradaki durumun yani başta kurulan olumlu ilişkinin bir anda değişip dönüşmesi açısından önemli bir belirtidir. Buna azınlığa düşenin, düşürülenin dehşetli hikâyesidir de denebilir. S. N. Behrman’ın Stavro’nun durumunu iki ayrı vatanı özlemenin ya da benim gibi ikisinde birden yaşamak istemenin çekişmesi olarak anlaması tartışmayı ister istemez genişletir. Geçmiş bugün karşısında ne yaşanmış olursa olsun kendini tartışmayı kışkırtır. Bu da fazlasıyla ikilemdir, çekişmedir, halli pek mümkün olmayan çelişkidir.
Stavro “ terk ettiği evrenle, aradığı evren arasında çırpınmaktadır. Zaten bu her göçmenin yüreğini parçalayan ıstıraptır.” Romanın Erciyes Dağı ile başlayıp bitmesi bu noktada söz konusu çekişmenin Anadolu yani Kayseri lehine sonuçlanmasa da o yana bir eğilimi Kayseri’ye rağmen başat tuttuğunu yazabiliriz. Kaldı ki trajik sürgünün ya da göçün Amerika’nın oluşturduğu o büyük haleye rağmen hiçbir biçimde Anadolu’yu bırakalım geride bırakmayı unutmaya bile yetmediğini söyleyebiliriz.
Elia Kazan’ın doksanların sonunda, doğduğu Germir’i gelip görmesi de bu unutmama ile ancak açıklanabilir. Ne var ki bu gelmenin Germir’in günümüzdeki halini düşününce geçmişi biraz daha özlemeye ve sonrasına kahretmeye dönüşmesi mümkündür. Çünkü yeniden üretme ve yapma büyük ölçüde şehri her anlamda tektipleştirme pratiğidir. Türklüğü ve İslam’ı yansıtan mabetler ve onlara benzetilmiş başka dini mabetlerin dışında şehrin nerdeyse tamamıyla yıkılıp yeniden yapılması her anlamda geçmişi reddetmenin en ağır sonuçlarından biridir.
Kaldı ki şehir bugün o geçmişten daha fazla kopmuştur, ayrılmıştır. Buysa benim tartışma konusu ettiğim ihtiyatımın gerekçelerinin başına kesinlikle alınabilir. Mekânı onun olduğu sokağı ve mahalleyi yok etmiş yerine modernizmin geniş cadde ve apartmanlarını koymuş bir dünyanın geçmişinin aynı yerde duran mekânlar tarafından ele geçirilmesi ve kitleler tarafından yakılmasıyla malul olduğu düşünülürse hangi bağlam ve düzeylerden yola çıkarsak çıkalım Kayseri’ye dönük ağır bir eleştirelliğe engel olamayız. Bizim burada olduğumuz ve onların gittiği gerçeği giden için yeterince can yakıcıdır.
“Amerika Amerika”nın Elia Kazan özelinde somutlaştırdığı bir şey varsa gitmek zorunda kalmadır yani terk etmedir ve terk ettiğini özlemedir. Bu eleştirelliğin yer yer abartıya kaçan bir düşmanlığın teatral kurguyla ortaya çıkmasını ise dönemin özgül koşullarını düşündüğümüzde belki anlayabiliriz. (Elia Kazan’ın 1939 yılına kadar #GroupTheatre’da çalıştığını ve daha sonra da oyunlar yönettiğini düşünürsek romanın #teatral olana ilgisini ya da yazarın tiyatroculuğunun yazılana etkisini anlayabiliriz.) Kaldı ki azınlıkların Osmanlıdan önce ulus düşüncesine ilgi duyduğunu kendi kaderini tayin etme arzusunun önce onları etkilediğini bunun da az çok bir milliyetçileşmenin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu biliyoruz.
Belirtmek gerekir ki geçmişte ne yaşanmış olursa olsun geçmiş kadar bugün Kayseri’ye dönük eleştirinin nedeni olmuştur. Geçmiş büyük ölçüde bugünün tektipliği karşısında olumlu ilişki kurmayı engellemiştir. Bu dediğim Anadolu’nun geneli için söz konusu edilebilir bir durumdur. Anadolu’nun bugündeki o dindar muhafazakâr yapısı düşünülürse geçmişin de bunun çok fazla dışında tutulamayacağı da söylenebilir. Türklerin ekonomide, ticarette ve el sanatlarında etki güçlerinin pek olmamasının azınlıklar için oluşturduğu görece ve daha çok ticari özgürlük dışında orda sözü edilmesi gereken pek bir şey yoktur. Azınlıklara dönük iyiliği de ihtimalen bu dediğim belirlemiştir.
Kaldı ki uluslaşmanın asıl derdi de bunu ortadan kaldırmak hiç olmazsa geriletmek olmuştur. Buysa azınlıkları başta çoğunluk ya da söz sahibi yapan ne varsa hepsini bir bir ortadan kaldırmaya yetmiştir. Bu tabii Anadolu ile ilgili genelleştirilmesi mümkün bir durumdur. Bunun dışında duran esası etkilemeyen istisnalar tabii vardır. Geçmişe dönük görece çokkültürlü yapı tartışmaları da bu istisnalardan güç almaktadır. Kaldı ki Elia Kazan’ın daha romanın başında büyük harflerle şu yazdıkları da benzer bir şeyin altını çizmektedir:
“Çok zaman önce anadolu, o zamanın rumlarının, ermenilerinin oturduğu #Bizansİmparatorluğu‘nun bir parçasıydı. 1381’de bu topraklar osmanlıların eline geçti. O günden beri de rumlar ve ermeniler burada birer azınlık olarak yaşadılar. Muhammet’in kullarına boyun eğdiler.”Bu noktada İstanbul, İzmir gibi batıdaki büyük ölçüde hâkim oldukları ve cemaat olarak belirledikleri şehirlerde azınlıkların başta oluşturduklarına yani cemaat olarak yaşamalarına bakarak Anadolu’yu da içine alan genel bir değerlendirme yapmak hem zordur hem de doğru değildir. Buysa Kayseri’yi büyük ölçüde tartışmanın dışına çıkarır. Elia Kazan’ın romanındaki kişilerin yaşananlara dönük sertlik ve abartısı da bunun sonucudur. Bu noktada romanın teatralliği öne çıkaran bir kurguya sahip olması da sertliği çoğaltma aracı olarak kabul edilmeye açıktır. Hatta yazarın meram etmek istediği bunun parçası olarak daha çok karşılıklı diyaloglarla bu yüzden verilmektedir.
Kayseri Valisi, hükümetten gelen telgrafı “Ermeni Fanatikler, İstanbul’daki Merkez Bankasını kundaklamak küstahlığını gösterdiler.” diye açıkladıktan sonra şöyle sürdürür. ”Muhteşem sultanımız, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Abdülhamit İmparatorlukta yaşıyan Ermeni azınlığa, son olarak, bu çeşit terör hareketlerini müsamahayla karşılamayacağımızı öğretmemizi istiyor. Sultanımızda Peygamber sabrı vardır. Ama bu düzensiz, tehlikeli azınlığın haddinin bildirilmesi gerektiği kanısındadır. Bunun nasıl tatbik edileceği siz ekselânslarına, her bölgenin yöneticilerine merkezlerdeki ordu kumandanlarına bırakılmıştır.”
Bu Kayseri’de yaşayan Türklerin azınlıklara dönük ayaklanmasına onlar üstünde gitmeye zorlayan bir baskı gücü olmalarına yetmiştir. Elia Kazan tam burada azınlıkların içine düştüğü ve birbirlerini reddetmeye ve yanında yer almamaya dönüşen tavırlarını da belirtir. Kaldı ki azınlıklar Osmanlıya aynı eşit uzaklıkta değildir.
“Bizi ilgilendirmez, Onlar Ermeni. Biz Rum’uz Onların boyunları, bizim değil.” İsak’ın bu dediğine yanıtı ise Stavro verir: “Doğru. Boyunlarımızı onların gelecek bayramlarına saklıyorlar.” “Erkekler, kadınlar, çocuklar. Osmanlılar Ermenilerin peşine düşerler. Yaş, cinsiyet gözetmeden yakaladıklarını öldürürler. Biri bütün gücüyle bağırır!” “Erkekler! Erkekler! Kadınları bırakın! Erkekler! Erkekleri yakalayın!”
Elia Kazan kadınları ayrı tutmayı ya da bırakmayı insani bir tavır gibi göstermeye çalışır, büyük ölçüde öyledir de. Böylelikle yazar o yıllarda kadınlara ve kız çocuklarına dönük ve evlenmeyle sonuçlanan tavrı olumlamak zorunda kalır. Belki bu Kayseri’ye ya da memleket geneline dönük bir parantez açmamız için önemli bir ayrıntıdır.
O yıllarda kesin olmamakla birlikte nerdeyse otuz bini geçkin azınlığın Kayseri’de Müslüman olduğunu ve öyle yaşayıp öldüğünü tarih kitaplarından biliyoruz. Bunların da ezici çoğunluğunu kadınlar ve kız çocukları oluşturuyor. Buysa binlerce Kayserili ninenin (ebenin) azınlıklardan olduğunu söylememizi kolaylaştırıyor.
Ne var ki bu insanların kendilerini ifade edemedikleri bir dünyada yaşayıp öldüklerini anlatılanlardan ben bile biliyorum. Kaldı ki bu olgunun dindar muhafazakârlığı ve ötekine karşılığı ama daha çok düşmanlığı hiçbir dönemde Anadolu’da geriletemediği düşünülerse insani olanın ya da öyle görünenin aslında çokkültürlü yapıyı daha da ortadan kaldırmak dışında hiçbir şeye yol açmadığını söylememiz mümkün hale gelir. Hatta bunun ne kadar yaşamak olduğu konusu epeydir tartışma konusudur ve ortaya çıkan yanıt son derece olumsuzdur.
Ne yazık ki tek tek insanların insani sayılabilecek davranışı otuz bin kişinin hayatını kurtarmak dışında hayatlarında hiçbir şeye yol açmamıştır. Hepsi büyük ölçüde gizlilikle yaşayıp ve öyle ölmüşlerdir. Kayseri’nin sathı buna dönük ve yazılmayı bekleyen hikâyelerle doludur. Bu noktada Vali’nin “Bir gün, Allah’ın yardımıyla, bütün ırklar bir arada sulhsükûn içinde yaşıyacaklardır. Ermeniler de.” demesi dünya karşısında bir temenni bile olamamıştır. Çünkü yaşanamamıştır.
Sürdürelim… Uluslaşma ile birlikte azınlıkların tarih boyunca oluşturdukları her anlamda talan edilmiştir, yağmalanmıştır. Dönemin yağma kültürünün tek tek insanlar üstündeki etkisi ve karşılığı kimi yerde gerçekliği zorlasa da yaşananları belirtilmesi noktasında fazlasıyla gereklidir. Söz konusu dönemin ağır etkilerinin azınlıklar üstündeki baskısının nerdeyse ve hala travma olarak yaşandığı düşünülürse bunun başkasına izin vermesi de zaten mümkün değildir.
Çünkü yaşananın daha anı bile olmadığı bir zamanı konuşuyoruz. Herhangi bir olay olgu sonunda anı haline geldiğinde baştaki ağır etkilerinden de az biraz kurtulmuş olur. En azından duygulara bir şey olmadıysa da akıl da tartışmalara katılır değerlendirmelere dâhil olur ama bu geçmişi ya da içinde tuttuğu gerçeği ortadan kaldırmaz.
Ama kesin olan bir şey varsa o da herkesin zihninde tutup yaşattığı geçmişine kimsenin bir şey yapamayacak olduğudur. Buysa başta belirttiğim gibi bizi yine çocukluk tartışmasına ve onun gerisinde duran tarihe götürür.
Yaşanan hiçbir biçimde dünyadan orda yaşayan insanlardan, şehirlerden ve mekânlardan bağımsız bir hatırlamaya ve hatırda tutmaya izin vermez. Kaldı ki çocukluk tam bir özgürlükle yaşanan bir şeydir. Çocukluk ve daha çok özgürlük olmasıyla geçmişte olanı biteni tartışmamıza imkân olabilir ama ayrı kaldığımız gerçeğine ve bağlı olarak özlememize bir şey yapamaz. Tersine hepsini kışkırtır.
Geçmişin hatırlattıkları tabii tamamıyla olumlu şeyler değildir. Azınlık haline gelenin, düşürülenin trajik durumu söz konusu olumsuzluğu çoğaltan asıl etkendir. Geçmiş bir yanıyla başka bir tartışmadır ya da tartışmanın taraflarından biri olmak zorunda kalır.
Çünkü geçmiş bu haliyle artık yalnızca hatırlanan ve orda öylece bırakılan hayatta karşılığı artık mümkün olmayan bir olgudur.
Bu durumu kitaba bir önsöz yazan S.N. Behrman daha iyi açıklamaktadır: “Hangi idarede olursa olsun, bir azınlığın suçu başka bir yerde olacağına orada bulunması suçudur. Yahutta herhangi bir yerde olması, yaşamasıdır.“ S. N. Behrman’ın Stavro’nun sürekli gülümseyişini yaşadığı için bir özür dileyiş olarak anlayıp öyle kabul etmesi ise Stavro’nun çaresizliğinin ve bu çaresizlikten duyduğunun yani orda olmanın yaşattıklarının yüzünde bıraktığı şiddetli acının bir gülümseme olarak öyle asılı kalmasının arka planını da açıklamış olur.
Kaldı ki Kayseri’den Amerika’ya gitmek için İstanbul’a doğru (İstanbul onlar için sığınılacak son şehirdir) giriştiği yolculukta Türkler tarafından soyulmak başta olmak üzere yaşadıklarının ve başına gelenlerin sonunda Stavro’yu da zulüm edenler gibi davranmak zorunda bırakması hatta katil etmesi karşısında yüzünde asılı kalan gülümseme çaresizliğinden ve onun yüzünden silemediği acısından başka bir şey değildir. S.N. Behrman’ın Stavro’nun katilliğini edebiyatın kişiyi en fazla tatmin eden cinayetlerinden biri olarak kabul etmesi ise ayrılığın sonuçlarının en başına şiddetin geçmesiyle ancak açıklanabilir. #Karabet’in “Benim, bu dünya için bir tek düşüncem var. Mahvetmeli, yıkmalı, yeniden kurmalı. Bir süpürgenin süpürüp temizliyemeyeceği kadar çok pislik var. Yanmak ister. Yıkanmak ister.” demesi de nerdeyse çoğu azınlığın düşüncesi haline gelmiştir. Hatta bu temelde örgütlenmeler olmuş, Stavro bunların içinde yer almıştır.
Bunların hepsini temellendiren şey ise özgürlüktür. Özgürlük arzusudur, özgürce yaşama isteğidir. Ama dünya bunların uzağındadır. Buysa Stavro’nun Amerika arzusunu daha şehvetli hale getirmekten başka bir şeye yol açmamıştır.
İstanbul’da akrabalarının Stavro’ya yaptıkları da kuşkusuz romanın altını çizdiği olgulardandır. Bir bakıma oluşturulan dünyanın insanları içine düşürdüğü durum yani bencillikle ilgilidir. Kaldı ki Stavro’nun İstanbul’da hamallık yapmak zorunda kalması da aynı durumla açıklanabilir. Stavro en sonunda biletini alana iki yıl bedava çalışmak koşuluyla Amerika’ya gidecektir. Bundan da önemlisi Amerika’da tertemiz olacaktır.
İnsan nerde ne koşullarda yaşamış olursa olsun yaşadığı yeri özleyebilir ve ayrılmayı kendini hayatı boyunca etkileyen bir sorun haline getirebilir. Bu noktada özellikle Kayseri ahalileri en azından Türk şovenizminin ve Sünniliğin tamamıyla belirleyici olmadığı zamanlarda yaşanan sorunlara rağmen Anadolu’yla ve daha özelde Kayseri’yle yaşadıklarından yola çıkarak olumlu ilişki kurabilir ve bunu kendi geçmişini onun üstünden bir zamanlar yaşadığı memleketi özleme haline getirebilir. Hatta bu Anadolu’nun tarih boyunca gerici pratiklerin merkezi olmasına rağmen mümkün olabilir.
Elia Kazan’ın yaşadığı müddetçe böyle bir tavra sahip olduğunu düşünüyorum. Ama ”Amerika Amerika”yı onlarca insanın yaşadığı trajedinin izlerinin en ağır haliyle üstündeki etkisinin sürdüğü bir zamanda yazmış olmasından dolayı içine düştüğü ikilem doğru olarak büyük ölçüde karşılığın lehine sona ermiştir.
Ama Stavro Erciyes’te #buzkırarken söyledikleri şarkıyı hiç unutmamıştır. Amerika’da hikâyenin başındaki söyledikleri bu şarkıyı tekrar söylediğinde, gemide söyleyenlere katıldığında ayrılmanın acısını, kederini daha derinde duymadan edememiştir. Gemide yaşadıklarından sonra hamal koşumunu gemide bıraktıktan sonra Amerika’ya indikten sonra toprağı öper, sonra doğrulur ve neşeyle bağırır.
Amerika Amerika’nın baştan beri belirttiğim teatral özellikleri yer yer ifade edilmek isteneni zayıflatsa da hatta kurgusal olanı çok fazla öne çıkarsa da yazarın diyalogları üzerinden oluşturduğuyla anlatılanın (yazarın o yıllarda duygusal durumunu hesap ederek belirtirsem) kabaca ve tam bir sertlikle ortaya çıkmasına büyük katkıda bulunmuştur. Yazarın burada oluşturduğunun dönemin edebiyatıyla ondan çok içine düşülen dünyayla ve orda yaşananla fazlasıyla uyumlu olduğunu düşünüyorum.
Bunun en önemli katkısı ise Türklerin, Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin ve başka azınlıkların uluslaşmanın belirlediği halleridir. Başka bir deyişle hâkim ve devlet ideolojisi haline gelmiş uluslaşmanın genel anlamda yapıp ettikleri karşısında herkesi içine alan durumu en kaba haliyle anlatabilmesidir.
Bunların en ağır haliyle yaşandığı yer ise tabii önemli bir merkez olarak İstanbul’dur. Kayseri ise merkezin bir sonucu olarak öldürülmeyenlerin terk etmek zorunda kaldığı memleket olmasından dolayı bu kendine dönük eleştirelliğe pek bir şey yapamamıştır. Günümüzde bunun değiştiğine dair belirtiler bulmak da büyük ölçüde imkânsızdır. Kayseri baştan beri resmi ideolojiyle kurduğu ilişkiye bağlı olarak kendini ifade etmiş ve öyle gerçekleştirmiş şehirlerdendir. Günümüzde kapitalizmin oluşturdukları bile buna pek bir şey yapamamıştır Yaşadığımız dünyanın İstanbul’dan Kayseri’ye Elia Kazan’ın “Amerika Amerika” da oluşturduğu ve benimsediği sertliği ve hikâyesine yansımış karşı şiddeti anlama konusunda katkısının hala çok fazla olduğunu belirtmeliyim. #GürselKorat’ın “Kayseri bir gün yıkılacaktır!” demesinin öne çıkardığı ironi ve şiddeti de ancak böyle belki anlayabiliriz.
* Aynı kitap daha sonra 1972’de yine Habora Yayınevince, 1994 tarihinde de Yaba Yayınlarınca basılmıştır. Çeviren 1967 baskısında Özay Sunar olarak yer alırken sonraki iki baskıda Özay Süsoy olarak değiştirilmiştir. #yerindenedilme #gidenler #kendikaderinitayinetme

Sorry, there were no replies found.