Ernest Hemingway

  • Ernest Hemingway

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 12:50

    Kayıp Kuşak, İtalya, İspanya*

    Makale Yazarı: Sevin Okyay

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2015, 21. sayıda yayımlanmıştır.

    Zamana bağlı kalmak mı istersiniz yoksa zamana hiç aldırış etmeden işinizi bildiğiniz gibi sürdürürken hayatın tadını çıkarmak, ruhunuzu ferahlatmak mı? Yazarlar (ona bakarsanız, hepimiz de) elbette ikincisini tercih etmek isteriz ama bir gazeteciyi zaman sınırlamasına, zamanın hâkimiyetine boş verirken görmek hayal olur.

    #ErnestHemingway de, 1917-18’den itibaren, hepimiz tarafından çok daha iyi bilinen romancılığı ve hikâyeciliğinin yanı sıra, #gazeteci olarak çalışmıştı. Gazeteci olarak zaman sınırlamasına bağlı kalsa da, ilk yıllarından beri anlattığına duygu unsuru katmayı bilmiştir. Çünkü bir ay sonra zaman unsuru unutulur. “Ama,” diyordu yazar, “Eğer tanımlamak yerine yaratırsanız, yazdığınız tamamlanır, somutlaşır, can kazanır.” İşte ancak o zaman, hatırlanmaya değer bir hal alır. Öte yandan zaman kısıtlamasına uymak gazetecinin ne olup bittiğini öğrenmesini sağlayabilir ama neden olduğunu öğrenmesini sağlaması ender görülür bir olaydır.

    Hemingway ise, hayatın zevkleri çevresinde, çoğu kez kendini merkeze oturtarak basit bir hikâye kurabilirdi daima. İnsanlar onu bu keyifli anların kutlanmasıyla hatırlıyor. Hem onlar, hem yazar tarafından. Teslim tarihi telaşıyla yazmak, kalıcı olarak değil de vaktinde yazmak ve kendi programına göre yazmak arasında hep ayrım yapmıştır. Bir seferinde kimsenin bu ‘teslim tarihli’ yazıları deşip çıkartarak, elinden geldiği kadar iyi yazmaya çalıştığı yazılara karşı kullanmaya hakkı olmadığını söylemişti.

    Hemingway’in gazeteciliği hem gazetecilik için, hem de romancı sıfatıyla kullanması uzun uzun tahlil edilmiş besbelli. Bu konuda kısalı-uzunlu araştırmalar var. Bruccoli, yazarın #KızılHaç ile birlikte Avrupa’ya gitmeden önce, 1917 ve 1918’de Kansas City Star’da ergen yaşlarında yazdığı yazıları “Ernest Hemingway, Cub Reporter”da toplarken, acemi gazeteciliğinin de altını çizmişti. Bruccoli, yani Güney Carolina Üniversitesi ’nin Amerikalı İngiliz edebiyatı profesörü, bir numaralı F. #ScottFitzgerald uzmanı #MatthewJosephBruccoli. Kendisi Hemingway, Thomas Wolfe ve John O’Hara üzerine de yazardı. Ona göre, bu ergenlik yazıları pek dikkati çekici yazılar olmamakla birlikte, genç Ernest’in haberciliğin kısıtlamalarından kurtulmaya çalışan bir yazar olduğu izlenimini veriyor.

    Hemingway, 1920-23 arasında, #TorontoStar ve #TorontoStarWeekly’de iç ve dış muhabir olarak çalışırken de bu yaklaşımı sürdürdü. Hayatı boyunca önde gelen dergilere, gazetelere ve Kuzey Amerikan Gazete İttifakı’na (NANA) yazarken de… Anthony Burgess onun Toronto gazetelerinde çalışırken keskin bakışlı, olup biteni gören ve şaşırtıcı şekilde bildiren, ama kendini sağgörülü şekilde geride tutan biri olduğunu söylüyor. “Öne çıkıp da bir yargıda bulunması gerekirse, bunu çoğu kez pek hoş bir bireysellik parıltısıyla yapardı.”

    Aslında Hemingway’in gazeteciliği, hem kendi başına değerlendirilebilir, hem de onun kurmacaya ayırdığı “özel ses”i için müsvedde niyetine kabul edilebilir. Kimi gazetecilik örneklerini kurmacaya geçirirken yazdıkları, yalnızca rahatça yaratılmış olmalarıyla değil, karakterlerin de zenginleştirilip derinleştirilmesiyle dikkati çeker, zaman kısıtlamasının ötesine çekilirdi. Böylece, örneğin hikâyeler, gazeteci doğruluğundan kaybetse de edebi değerden yana kazanır.

    Aslında Hemingway’in gazeteciliği, hem kendi başına değerlendirilebilir, hem de onun kurmacaya ayırdığı “özel ses”i için müsvedde niyetine kabul edilebilir. Kimi gazetecilik örneklerini kurmacaya geçirirken yazdıkları, yalnızca rahatça yaratılmış olmalarıyla değil, karakterlerin de zenginleştirilip derinleştirilmesiyle dikkati çeker, zaman kısıtlamasının ötesine çekilirdi. Böylece, örneğin hikâyeler, gazeteci doğruluğundan kaybetse de edebi değerden yana kazanır.

    Şimdiki televizyon çağında, o zamanlar bir savaş muhabirinin haberlerinin taşıdığı önem tam olarak kavranmasa da, o gazetecinin, görselliği kelimeleriyle yaratan bir yazar olmasının okurlar açısından artı bir değeri, bir önemi vardı. Öte yandan gazeteci, sonuçta “savaştaki kişi” değildi. İspanya İç Savaşı’nı en iyi ve doğru şekilde yansıtan muhabir olarak, rakip gazetecileri, özellikle de komünistleri şaşırtan ve kıskandıran Hemingway de, kendini “kişi” olarak görmüyordu. 1937’de İspanya İç Savaşı sırasında #Madrit’ten NANA’ya yolladığı “Yeni Bir Tür Savaş” bunun örneklerinden biridir.

    Heminway habere, kumlu bir film noir niteliği taşıyan bir bölümle başlamıştı. Karanlık bir odada yatağında, açık pencereden gelen top ateşini dinleyerek bacağını uzatıp yatmak, ayakları yatağın ayak tarafını ısıtarak yatıyor olmak, University City ya da Carabanchel’de olmamak harika diye düşünür. Aşağıda sokakta bir adam kalın sesiyle bir şarkı söyler.

    Sabah bir top mermisinin sesiyle uyanır, kaldırımda son hızla koşan bir adam görür. Lobide karnından kan fışkırarak otele taşınan bir kadın vardır. Kaldırımdaki patlamış gaz hattından yükselen buhar, “soğuk sabah havasında bir ısı serabı gibidir.”

    Patlamada bir adam ölmüştür, ama “o ölen adam sen değilsin”. Böylece Hemingway kahvaltıya gider, yolda bir mermer zemindeki kan lekelerini ovan bir kadının yanından geçer. Olay üzerine konuşmalar, kadercilik duygusunu yoğunlaştırır. Ölümün yakınlığı ve herkesi vuruyor olabilmesi elle tutulur hale gelir. Muhabir otelin öte yanında, patlamaya ve top ateşine daha yakın bir yerde, bir dolar daha ucuza daha büyük bir oda tutabileceğini keşfeder. Neden olmasın. “Artık ben değildim.”

    Cephe gerisindeki bir hastaneye gelen Hemingway’e, Jay Raven adlı ağır yaralı bir Amerikalının onu görmek istediği söylenir. Raven Hemingway’e, kaçan Cumhuriyetçi askerleri bir araya toplamasından ve Faşist bölükleri yenilgiye uğratmaya çalışmasından sonra, bir el bombasının onu kör bıraktığını söyler. Hemingway buna inanmaz, Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin bu konuda çok yalan söylediğini görmüştür. Bir doktor ona Raven’in iyileşse de hep sakat kalacağını söyler. Sonra onun komutanıyla tanışır ve hikâyesinin doğru olduğunu öğrenir. Bir şey daha öğrenir: Raven asker değil, askeri eğitim görmüş bir sosyal görevlidir. Anlarız ki bu yeni tür savaşta, cesaret ihtimali, inanmaya değer tek şeydir.

    Aslında bu savaş yazısı, birkaç dokunmayla rahatlıkla bir kısa hikâye olarak basılabilir. Ancak, okurun da bu haberi kurmaca sanma ihtimali var: tıpkı Raven’a inanmayan Hemingway gibi. Bu tür haberler, Hemingway’in gazeteciliğinin düpedüz edebi olan örnekleridir. Savaş haberlerinde de, hikâyelerinde de okurun varlığın sert gerçeğini kabul etmesini ve bunu güzel konuşmalarla, propaganda ile karıştırmamasını ister. Savaşın gerçeği, insanların yaşadıklarında ve artık yaşayamadıklarında yatar, “kahraman askerlerimiz destan yazdı” bildirilerinde değil. Hemingway habercilik/yazarlık yaparken, gazete ve dergi okurları onun esas kitlesidir. Doğru olanı yansıtma isteğiyle, çoğu kez resmi bildirilerle de ters düşmüştür.

    Öte yandan, romanları bize gerçeğin ta kendisi gibi gelir. Savaş’ta İtalya’yı anlatan “A Farewell to Arms / Silahlara Veda” ve İspanya İç Savaşı üzerine “For Whom the Bells Toll / Silahlara Veda” gibi. #TheParisReview’da 1958’de yayınlanan bir söyleşide, ilkinin son kelimelerini “tatmin olana kadar 39 defa yazdığı”nı söylemişti. 1929 tarihli kitabın yeni bir baskısında bütün bu farklı sonlar, bir araya getirildi. Başka pasajların müsveddeleri de öyle. Ailesi biraz da ilgiyi yazarın çok içen, gösterişçi yanından başka yere çekerek, onun yazarlık yönüne odaklanmak istemiş olsa gerek. Oysa gösterişçi, övüngen, içkici, avcı, çapkın Ernest Hemingway, aynı zamanda Amerikan edebiyatının yirminci yüzyıldaki en büyük yazarlarından biridir. Bu da hayatın bir gerçeği…

    #SilahlaraVeda”, Hemingway’in Birinci Dünya Savaşı’nda İtalya’daki izlenimlerine ve tecrübelerine dayanarak yazılmış bir kitap. Karakteri Teğmen Frederic Henry’nin âşık olduğu Catherine Barkley’in ilham kaynağı ise, Hemingway yaralanınca Milano’da bir hastanede ona bakan hemşire Agnes von Kurowsky. Yazar onunla evlenmeyi planlıyormuş, ama A.B.D.’ye dönme kararı alınca genç kadın bu aşktan vazgeçmiş. Paris’i üs edinmiş moda muhabiri Kitty Cannell, kitapta Helen Ferguson oldu. Adsız rahibin modeli ise, Brigata Ancona’nın 69 ve 70’inci alaylarının rahibi Don Giuseppe Bianche’ydi.

    Ancak, 5 ciltlik Ernest Hemingway biyografisinin yazarı Michael S. Reynolds, yazarın anlattığı muharebelere katılmadığını söylüyor. Bir önceki romanı “The Sun Also Rises / #GüneşdeDoğar”, gerçek kişi ve olayların kurmaca gibi gösterildiği türden bir roman olduğu için (roman a clef) okurlar “Silahlara Veda”nın da otobiyografik olduğu düşünülmüştü.

    For Whom the Bells Toll / #ÇanlarKiminİçinÇalıyor’a gelince, nedense, okuduğum ve çok sevdiğim romanından (1940) fazla, başrollerinde #GaryCooper ve #İngridBergman’ın oynadıkları 1943 yapımı filmi hatırlıyorum. O bende daha derin bir iz bırakmış. Gene bir savaş, gene bir aşk hikâyesi. İtalya yerine İspanya, faşist Mussolini kuvvetleri yerine, faşist Franco kuvvetleri. Robert Jordan, İspanya İç Savaşı sırasında Uluslararası Tugaylarda, cumhuriyetçi bir gerilla birimine bağlı çalışan genç bir Amerikalı. Bir Sovyet komutan tarafından ona, dinamitçi olarak, Segovia şehrine düzenlenen saldırıda bir köprüyü havaya uçurma emri verilmiş. Cumhuriyetçileri Sovyetler desteklerken, Hitler’in Almanya’sı ile Mussolini’nin İtalya’sı da Franco’ya askeri yardım sağlıyor.

    Bu roman da onun #İspanyaİçSavaşı sırasında, bir NANA muhabiri olarak yaşadıkları üzerine kurulu ve üç tür karakteri var: tamamen kurmaca olanlar, gerçek insanlar üzerine kurulu olup kurmaca hale getirilenler ve savaştaki gerçek insanlar. Mekânı Madrid ile Segovia şehirleri arasındaki Sierra de Guadarrama Sıradağları, süresi ise dört gün, üç gece. Hemingway kitabının adını şair John Donne’dan aldı. Ona verilen görevin başarılmamaya mahkûm olduğunu bilen ama gene de kendini bu görevi yerine getirmek zorunda hisseden genç adamla, annesiyle babasını infaz eden Falanjistler’in tecavüzüne uğrayan genç Maria arasındaki bu umutsuz aşk hikâyesini düşündüğümde gözümün önüne hep Cooper ve Bergman geliyor. Hemingway’in 1939’da yazdığı benzersiz “İspanya’daki Amerikalı Ölüler Üzerine” adlı kısacık hikâyenin bir örneklemesi gibiler.

    Gelelim benim en çok sevdiğim kitaba: “Güneş de Doğar” (1926), hani yukarıda bahsi geçen şu meşhur “roman a clef”. Nedense, Hemingway deyince aklıma ilk gelen kitap da budur. 1920’lerde Paris’te Toronto Star’ın dış muhabiri olarak çalışan Hemingway bu kitapta, Paris’ten yola çıkıp boğaların koşusunu ve boğa güreşlerini izlemek için Pamplona’daki San Fermin Festivali’ne giden bir grup Amerikan ve İngiliz sürgünü anlatıyor.

    Kitabın temeli, yazarın 1925’teki İspanya ziyareti… Pamplona’daki festivalin heyecanı, Paris’teki kafelerde geçen bir hayat, ortada bir yerde de Pireneler’deki bir balık gezisi. Karakterler, romanın tanımına uygun olarak, Hemingway’in çevresindeki gerçek insanlar üzerine kurulu: Lady Duff Twysden – Lady Brett Ashley, Harold Loeb-Roert Cohn, Pat Guthrie-Mike Campbell, kitaptaki gerçek kişiler ve onlardan yola çıkarak yaratılan karakterler. Hemingway, Gertrude Stein’ın onlara taktığı adla “kayıp kuşak”ı anlatıyor ama bu kuşağın yozlaşmış, sefahat düşkünü ve telafi edilmez şekilde hasar görmüş olduğuna inanmıyor. Ona göre esnekler ve güçlüler. Gerçi yazarın torunu, Henry King’in 1957 yapımı uyarlamasını beğenmiyor ama ben Brett’i daima Ava Gardner’ın fiziğiyle, edasıyla hatırlayacağım. Belki de Hemingway’in, bu büyük gazetecinin, büyük yazarın yaşananla kurgulananı daima iç içe geçirmesi, okur/seyircilerde böyle sapmalar yaratıyordur.

    #gazetecikahramanlar #Amerikanedebiyatı #romanaclef

    romankahramanlari replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kayıp Kuşak, İtalya, İspanya* Makale Yazarı: Sevi…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now